Vaktiyle, Hafik ilçesinin Sofular köyünde Hızır
adında bir genç varmış.O zamanlar bu köyün halkı Alevi imiş.Zamanla
yoldan çıkmışlar.Onların bu durumunu beğenmeyen Hızır, köyden ayrılmaya
karar vermiş, çıkmış yola.Ha şurası, ha burası derken Banaz'a kadar
gelmiş.Pir Sultan'ın yanına azap durmuş.Sonra da müridi olmuş.Aradan
seneler geçmiş, bir gün Hızır:
"Pirim, demiş; Sen herkese himmet ediyorsun, herbiri çeşitli
makamlara geçiyor, ne olur, bana da himmet et, büyük adam olayım, ben
de bir makama geçeyim."
Pir Sultan şöyle bir düşündükten sonra gülümsemiş. "Ulan Hızır ben
dua ederim, belki sen de büyük adam olursun; Hatta paşa, vezir de
olursun ama, sonunda gelip beni astırırsın."
Yine de duasını eksik etmemiş.Hızır İstanbul'a gidip saraya
girmiş.Ağa, Kapıcıbaşı, Paşa, Beylerbeyi derken vezir olup Sivas
valiliğine atanmış.Pirini unutmamış, haber gönderip huzuruna
getirtmiş.Hürmet, izzet, ikram derken bir hayli de sohbet
etmişler.Yemekte mükellef bir sofra donanmış.Pir Sultan yiyeceklere
şöyle bir bakıp hemen geriye çekilmiş.Paşa şaşırmış.
"Birşey mi oldu pirim?". Pir Sultan, "Hızır, demiş; Bu yemeklerde
zina kokuyor.İçinde yetim hakkı var, sen bunları haram para ile
yaptırmışsın." Hızır Paşa "Yok pirim" dediyse de dinletememiş.Ama bir
hayli de içerlemiş.Pir Sultan biraz daha ileri gidip, "Bunları ben
değil, köpeklerim bile yemez.İstersen çağırayım da gör" demiş.Hemen
ünlemiş, köpekler anında gelmişler.Bir tepsiye haram yemek, bir tepsiye
helal yemek konmuş.Önce haram yemekler getirilmiş.Köpekler şöyle bir
koklayıp geri geri çekilmişler. Arkasından helal yemeklerle dolu tepsi
gelmiş.Köpekler onu da kokladıktan sonra, kuyruklarını sallaya sallaya
yemeye başlamışlar.Bu hakarete çok kızan Hızır Paşa, hırsını yenemeyip
pirini Toprakkale'ye hapsettirmiş.
Eh... Ne de olsa piri.Hırsı geçince bir bahane ile affetmek istemiş.Zindandan çıkartıp demiş ki:
"Bana içinde Şah'ın adı geçmeyen üç deyiş söylersen seni
affedeceğim.Yok, söylemezsen kendin bilirsin" Pir Sultan "Peki öyleyse"
deyip tezeneye şöyle bir dokunmuş ve,
"Açılın Kapılar Şah'a Gidelim",
"Kul Olayım Kalem Tutan Ellere" ve
"Karşıda Görünen Ne Güzel Yayla" adlı değişleri okumuş.
(Tüm değişlerde Şah'ın adı defalarca geçiyor)
Pirini affetmeye hazırlanırken, onun hemen her fırsatta Şah'ı
anması Hızır Paşa'yı çileden çıkarmış.Ne söylediğini, ne yaptığını
bilemez hale gelmiş.Yanındakilere emretmiş:
Vakit sabahın seheri. Köyün köpekleri acı acı havlıyor. Düşmana
saldırır gibi havlıyor köpekler. Biraz sonra köyde ışıklar yanmaya
başlıyor. Köylüler çıralar yakıp, fırlıyorlar dışarı. İlkin ağıllara
koşuyorlar. Hırsızlar mı bastı köyü, yoksa kurtlar mı indi dağdan...
Belki de Zeybek Karasu'lu geçiyordur köyün kıyısından. Çok geçmeden gün
ağarıyor. Her şey ayan beyan görünüyor. Köyün karşısındaki Çatalçam
sırtlarına yörükler konmuştu. Bütün sırt koyun sürüleri, deve
katarlarıyla doluydu. Kara çadırların önünde, iri isli köpekler
kıvrılmış yatıyordu. Yörük kızları, kollarında tulumlar, ağaç
bakraçlarla dereye suya iniyorlardı. İlerdeki Boztepe'de dört beş atlı
bir şeyler konuşuyorlardı. Bunlar Oba Bey'i ve Obanın ileri
gelenleriydi.
Kuşluğa doğru güneş yükselip çadırlara gitmeye başladı. Çamların
altına kilimler serildi, minderler döşendi. Kıl poturlu yörükler,
yırtmaçlı entarili kadınlar çadırlardan çıktılar. Gölgelere oturdular.
Öğleye doğru Yörük Bey'i obaya indi. Çamların alaca gölgesinde, otları,
suları gözden geçirdi. Sonra da yanındakilere "Burada fazla kalamayız.
Otlar kurumuş, sular çekilmiş. O güne kadar buradan göçüp Seki'ye
konaklayacağız" deyip atını mahmuzluyor. Varıp çadırına giriyor, çok
geçmeden av kuşamlarıyla çıkıyor dışarı. Atına atlayıp sırtlarına
kovuyor.
Köylüler yörüklerin gelişine hem seviniyor, hem üzülüyor.
Üzüntüleri şundan ki; yörük deyince akla koyun, deve, keçi, at gelir.
Malı bol olur yörüğün. Zaten geçimi de bunun üstüne. Mal da söz anlamaz
ki, ekindi, bağdı, bahçeydi girip ziyan verir. Bunun için köylü, yörüğü
istemez. Ama, elindeki üzümünü buğdayını satması için de sevinir
yörüğün geldiğine. O günde öyle oldu. Köy kızları omuzlarına aldılar
sepetleri, üzümüdü, incirdi taşıdılar yörük çadırlarına. Üstelik bayram
yakın olduğu için, para gerekliydi herkese.
Fadime de evdeki iki sepet üzümden birini yüklendi omzuna. Yetim
kardeşlerine bayram giysileri alacaktı üzüm parasıyla. Bir yandan
alacaklarını düşünüyor, öte yandan dilinde türküsü çadırlann bulunduğu
Çatalçam'a doğru yürüyordu. Çadırlara yaklaşırken, obanın köpekleri
havlayıp, sardılar çevresini. Ne yapacağını şaşırdı ilkin. Sonra
yanındaki taşa ilişti gözü. Sıçrayıp taşın üstüne çıktı. Bir yandan da
bağırıyordu. Çok geçmeden, en yakın çadırdan yaşlı bir kadın çıktt.
Köpekler huylandı. Fadime'yi taşın üstünden indirip çadırına aldı. Bir
yandan soğuk ayran; bir yandan höşmerim sundu konuğuna. Biraz sonra da
Oba Beyi geldi atıyla. Avladığı keklikleri uzattı anasına. Sonra da
atını bağlayıp, girdi çadırına. Fadime'ye ilişti gözü. Anası
"Yanıkhan'dan üzüm getirmiş satmaya. Köpekler çevirdi de zor kurtardım"
dedi. Beyin bakışlan Fadime'nin iri kara gözlerine takıldı. Bir süre
ayıramadı. Sonra, "Üzüm kaç okka?" dedi. Fadime, utangaç utangaç
"Çekilmedi" dedi. Oba Bey'i "on okka saysak nasıl olur?" deyince "Hayır
on okka geçmez. Hak geçer" diye cevapladı. Bey "Bizim okkamız,
terazimiz yoktur. Biz de el ölçü, göz terazidir. Benim gözüm o kadar
tuttu. Eksiği artığı varsa, birbirimize helal ederiz deyip parayı
uzattı Fadime'ye. Sonra yola kadar uğurladı. Bir yandan da "Senin
üzümlerin çok iyi. Yine getirsen alırım" diye tenbihledi. Fadime de;
"Bir sepet daha kaldı. Onu da bayram sonu getiririm" deyip seke seke
indi bayırı. Bey arkadan baka kaldı. Çadırına döndüğü zaman içinde bir
eziklik, gönlünde bir hoşluk duydu. Kendince kurdu Fadime'yi. Nasıl da
ceylan gibi seke seke koşuyordu. Ya o kaş, o göz. Bizimkilere hiç
benzemiyor diye, alıp verdi, alıp verdi. Anası, oğlundaki bu
değişikliği farketmedi ilkin. Ama öyle dalgınlaşmıştı ki Bey. Anasının
söylediklerini duymuyor, dalıp dalıp gidiyordu. Anası "Oğul n'oldu
sana? Dediklerimi duymuyorsun. Ne dediğini de bilmiyorsun. Köy kızı
aklını mı çeldi, nedir?" Bey, "Yok be ana. Güzel bir kız ama, bilmem
ki" diyor.
Bir yandan bilmem ki diyor, öte yandan av bahanesiyle Fadime'nin
köyüne iniyor sık sık. Gözleri onu arıyor. Anası tümden karşı bu işe.
Nedeni de: aşiret töresine aykırı. Daha Kıroba Aşireti'ne yabandan kız
girmemiş. Obanın erkeği, obanın kızıyla evlenmiş o güne dek. Hem
oğluna, dayısının kızını almayı kurmuş anası. Kızın anasıyla da
konuşmuş meseleyi. Şimdi bu köy kızı araya girerse, işler tümden
bozulacak diye düşünüyor.
Gün günü eskitip, bayrama ulaşıyor. Bayrama ulaşıyor ya, aşiret
arasında da homurtu dolaşıyor giderek. "Biz buraya on günlüğüne
konmuştuk. Bu gün onbeşinci gün oluyor. Daha hareket yok. Bey'den ses
çıkmıyor. Sürüler otlaktan aç dönüyor. Kimi hayvanlar zehirli ot yeyip
ölüyor. Daha ne kadar bekleyeceğiz burada". Dalga dalga yayılıyor
söylenti. Varıp Oba Beyinin anasının kulağına ulaşıyor. Anası çekiyor
Bey'i çadıra. "Oğul aşeritte ikilik oldu. On günlüğüne konmuştuk, on
beşi geçti. Ne suyu su; ne otlağı otlak. Daha ne bekliyoruz burada".
"Hele birkaç gün daha sabretsinler, bizim de bir düşündüğümüz var"
deyip kesiyor anasının sözünü Bey. Oba töresi böyle. Kimse de ağzını
açıp itiraz etmiyor. Beyin aklı da Fadime'de. Bayram geçince üzüm
getirecekti. Daha görünmedi, diyor kendi kendine. Gözleri de köy
yollarında. Derken bir sabah görünüyor Fadime. Yanıkhan'dan Çatalçam'a
çıkan yolda görünce Fadime'yi, bir koşu varıp karşılıyor Bey.
Karşılıyor da omuzunda ki sepeti alıyor. Çadıra yürüyorlar. Obadakiler
şaşkın. Oba Bey'inin bir köy kızının ayağına koşmasını kimse iyi
karşılamıyor. Anası, Fadime'nin çadıra girmesiyle suratını asıyor.
Yarım ağız "hoş geldin" deyip, işine dalıyor. Fadime şaşıp kalıyor. İlk
gelişindeki izzet ikram nerde, şimdiki surat asıklığı nerde? Sıkılıyor
Fadime. Tatlı dil, güler yüz görmediği çadırdan kaçmak geçiyor
aklından. Oba Bey'i durumu anlıyor. Sevdiği ile saydığının arasında
Bey. Anasına bir şey diyemiyor. Fadime'ye sadece mahcup mahcup bakıyor.
Sonunda, sepetteki üzümü boşaltıp, para kesesindeki tüm parayı
boşaltıyor avucuna Fadime'nin. Fadime şaşkın,aldığı parayı avuçlayıp
çıkıyor çadırdan. Ağır ağır iniyor Çatalçam'ı.
Öte yandan Bey'de bir keder, bir üzüntü. Söylemeye başlıyor kendi kendine:
Yaylaları yuvalı
Güzeller yaylalı
Fadime gibi görmedim
Anamdan doğalı
Anasının korktuğu başına gelmişti. Fadime'ye tutulmuşlu oğlu. Onun sevda türküsüne, maniyle karşılık verdi:
Ben bu yaylara yayla mı derim
Başı pare pare kar olmayınca
Ben böyle güzele, güzel mi deriim
Aslı türkmen, soyu bey olmayınca
Böylece Bey'in gönlünü Kıroba'ya çekmek istiyor. Ama Bey hiç oralı
değildi. Sanki kendine söylenmiyordu. Varsa Fadime, yoksa Fadime.
Fırsatını bulunca da tüfeğini omuzlayıp, köy yolunu tutuyordu. Köy
çocuklarından öğrendiği Fadime'nin evinin önünden geçiyor, belki
görürüm umuduyla, dolanıp duruyordu köy yollarında. Köy gençleri
tedirgin. "Bey'se beyliğini bilsin. Yabanın yörüğü kızlarımızla dalga
geçmesin" diyorlar. Köy büyükleri bakıyor ki işin tadı kaçık.
Fadime'nin yüzünden, köylülerle yörükler birbirine girecek. "Bir çare
bulalım" diyorlar.
Öte yandan Bey'in anası da oba büyüklerini çadırında toplayıp
durumu olduğu gibi anlatıyor. O güne dek, Kıroba soyunda görünmeyen bu
durum, tüm obadakileri derinden üzüyor. Söyleniyorlar "Obada erlik
yufkalaştı mı? Yangınlık yanımızdan geçmezdi. N'oluyor törelere" diyor
kimisi; kimi de "Köylü kancığı göçebeye gerekmez. Çarığı çayda kalır
köy kızının" diye karşı çıkıyor. Sonunda Oba Beyi'nin amcası kalkıyor
ayağa. Ağır ağır, tane tane konuşuyor. "Obaya antlıyız. Suyun
akıntısına gidelim. Bunu bilip, bunu hayır belleyelim. Bey'imizi
isteğiyle everelim. Obanın ayağı bağdan kurtulsun" deyince herkes boyun
eğiyor. Kimse karşı çıkmıyor. Kıroba Aşireti'ne ilk kez yabandan bin
kızın gelmesi, böylece kabul ediliyor obada.
Anası, haberi Beye ulaştırınca çok seviniyor Bey. Seviniyor da tez
elden köy imamına haber salıp, çağınıyor. Fadime'nin istenmesi, düğün,
nişan işini imamsa bırakıyor Bey.
Fadime derseniz, olan bitenden habersiz. Başında büyüğü de yok.
Kendinden küçük iki kardeşiyle kalıyor. Üç-beş dönümlük bahçesini de
köylünün yardımıyla ekip yetiriyor. Oba Beyi nin kendisine talip
olacağını aklından bile geçirmiyor. Ne zaman ki, imam koşa koşa gelip
"Müjdemi isterim: Oba Bey'i, Allah'ın emriyle talip oluyor sana"
deyince anlıyor meseleyi. Anlıyor da bir şaşkınlaşıyor, bir donuyor. Ne
diyeceğini bilemiyor. Ama hangi kız istemez, anlı şanlı Kıroba
Aşireti'ne gelin olmayı.
Fadime durumu öğrenince şaşkınlaşıyor ilkin, susuyor. Köyünü,
alıştığı çevresini, kardeşlerini düşünüyor. Üç-beş hısım akrabadan
başka, başında büyüğü de yoktur Fadime'nin. Sahipsizliğini,
yoksulluğunu düşününce, için için seviniyor.
Köylü derseniz "Başına talih kuşu kondu. Kime kısmet olur böylesi.
Koca Kıroba Aşireti'nin gelini olacak. Bir eli yağda, bir eli balda.
Develer, koyunlar, keçiler sürü sürü. Kısmetli kızmış Fadime" diyor
kimi. Kimi de : "İnsanın sonu iyi gelsin. Anasız babasız yetimleri
büyüttü. Onlara analık, babalık yaptı. Tanrı gönlünce verdi. Sonu da
iyi oldu Fadime'nin" diyor. Köy Muhtarı ile imamı da ortalığa düşüp,
işi tez elden bitirmeye çalışıyortar. Fadime'nin hısımlarıyla
konuşuyorlar. Rızalık altyorlar. Sonunda köyün büyükleriyle, obanın
ileri gelenleri bir araya gelip, Allah'ın emriyle istiyorlar Fadime'yi.
Düğün gününü kararlaştırıyorlar. Yörük düğünü de düğün olur hani. Bir
yandan davul zurnalar; bir yandan çengiler... Sonunda Yanıkhan'lı
Fadime, Kıroba Bey'in çadırına gelin ediliyor. Fadime'ye gelinlik
yakışıyor. Güzelliğine güzellik katılıyor. Obadakiler buruk. Kimisi
"Yarın görürüz Fadime'yi. Yörüğün göçüne dayanamaz, ilmik ilmik
dökülür. Ne deveyi ıhtırır, ne tuluğu şişirir.. Koyunu keçiyi de yörük
kadar bilmez köy kızı" diyor; kimi de, "Bey'in kaderi böyleymiş. Eliyle
etti, boynuyla çeksin. Olan oldu." deyip işi oluruna bırakıyor. Üç gün,
beş gün, bir hafta, on gün daha kalıp, çadırları yıkıyor Kıroba
Aşireti. Aşiret dediğin bir yerde oturup kalamaz. Yem, yiyecek tükenir.
Mallar toprağa saldırır yoksa. Açlık, hastalık getirir sürüye. Kırım
kırım kırılır mallar. Onun için sık sık yer değiştirir yörük. Otlağın
yeşilini, suyun bolluğunu seçip konaklar. Çatalçam sırtlarını da zaten
kel etmiştir hayvanlar. On günlüğüne konup Fadime'nin yüzünden takılır
kalmıştır oba.
Oba yükü yükler. Develer katar olur, sürüler yola dizilir.
Fadime'yi tutar bir ağıt. Kolay mı doğup büyüdüğü, koşup oynadığı köyü
terketmek. Dostu ahbabı, hısmı, arkadaşı bir bir dolaşıp, helallık
alıyor. Teselli buluyor. "Nasıl olsa döner dolaşır, yine gelirsiniz.
Yörüğün konağı olmaz. Çatalçam'ın suyu kurumaz, Bozpete'nin yeşili
solmazsa yolun uğrar buraya. Vargit yolun açık olsun. Bizi unutma.
Gelenle haber ilet, gönlünde yaşat bizi "deyip teselli ediyorlar.
Fadime kardeşlerini de alır, koyulur yola.
Şurası senin, burası benim dolanıp durur Oba. İlkin zor gelir
Fadime'ye. Ama zamanla alışır. Tam bir yörük olur. Kaynanasıyla da
arası düzelir.Obadakiler de sever sayar Fadime'yi. Kocası derseniz,
araları çok iyi. Bir güne bir gün, kötü söz duymuyor kocasından. Yazın
yaylaya çıkıyor oba, kışın da ovaya iniyor. Günler su gibi akıp
gidiyor. Üç yıl, göz açıp kapayıncaya kadar gelip geçiyor. Üç yıl
geçiyor ya, Fadime'de bir şey yok daha. Yani ki doğurmuyor. Obayı bir
dedikodu sarıyor. "Fadime kısır, doğuramaz" diyorlar. Kaynanası ilkin
karşı koyuyor dedikodulara. Sonunda o da mırıldanmaya başlıyor.
"Soyumuz sopumuz kuruyacak. Neslimiz tükenecek. Şunca yörüğü bıraktı
da, köy kızıyla evlendi. Muradımızı gözümüzde koyacak" diye dövünüyor
anası. Oba kızları da "Oh olsun. Bunca yörüğü bıraktı da, köy kızı
getirdi. O da kısır çıktı" diyor. İçin için yıkılıyor Fadime. Alıyor
veriyor, alıyor veriyor. Elinden bir şey gelmiyor ki. Adaklar adıyor.
Muskalar yazdırıyor. Ama boş. Kimden bir umutlu söz duysa koşuyor
yanına. Konuşuyor da okutup üfletiyor, yazdırıp takıyor boynuna. Ama
boş. Kimsenin yüzüne bakamıyor obada.
Gelip evliliğin yedinci yılına dayanıyor. Dilediği de yedinci yılda
gerçekleşiyor. Fadime'nin yüklü olduğu, kulaktan kulağa dolaşıyor
obada. Beyin keyfine diyecek yok. Anası derseniz, soğuktan sıcağa
vurdurmuyor elini. "Sen yüklüsün, işleri bırak. Kıran girmedi bunca
aşirete. Çalışıp yetirsinler' diyor. Sık sık konup göçmeyi de bırakıyor
aşiret. Çobanlar sürüleri uzak kırlarda otlatıp, akşam olunca
getiriyorlar obaya.
Uzun sözün kısası, vakti saati gelince, nur topu gibi bir oğlu
oluyor Fadime'nin. Üç gün üç gece şenlik yapıyor oba. Yeniliyor,
içiliyor. Davarlar kurban ediliyor, kazanlar kaynatılıyor. Oğlunun
adını "Ali" koyuyor Bey. Babasının adı yerde kalmasın istiyor. Ali de
Ali! Topaç gibi. Bir seviyor ki anası, yerlere kondurmuyor. Ali'nin
kırkını geçince, göçe karar veriyor oba. Ne zaman ki kırk gün doluyor,
törenle yıkıyorlar çocuğu. Leğenine gül suyu döküp, kırkduası okuyorlar
üstüne. Ertesi gün sabahına da yol hazırlığına başlıyor oba. Denkler
denkleniyor; yükler yükleniyor. Develer katarlanıp, koyunlar
sürüleniyor. Akşama doğru da oba tüm hazırlığını tamamlayıp, yola
koyuluyor. Develerin en yükseği, en başı yumuşak olanı da Karamaya.
Fadime, Karamaya'yı bir güzel tımar ettiriyor, süslüyor. Dizlerine
takurdaklar, boynuna büyük havan çanını takıyor. Ak kundağında uyuyan
bebeğini de bir ala kilime sarıp, çadırın eşiğinde duran yeşil çam
beşiğe yerleştiriyor. Beşiği de devenin havut ağacına asıyor.
Koyuluyorlar yola. Karamaya'nın ipi, Fadime'nin elinde.
Akşamın serinliğinde yolculuğun tadı başka olur. Hele yol, iki
tarafı ağaçlık, yemyeşil bir yol olursa. Hele hele yol boyunca, ala
kargalar, akşam kuşları, sığırcıklar, serçeler vızır vızır gezerse
katarın üstünde, doyum olmaz yolculuğa. Doyum olmaz ya; Fadime de
oğlunu göresiyor. Karamaya'yı ıhtınp, doya doya öpmek sevmek geliyor
içinden. Ama, yol ağaçlık, karanlık üstelik. Bekliyor ki sabah olsun.
Sabaha da bir şey kalmadı. Elmalı'ya konacak oba. Bey önceden gidip,
konak yerini seçecek, obayı da orada bekleyecektir. Sabah oldu olacak.
İki köpek sesleri duyuluyor. Biraz sonra da Elmalı görünüyor. Oba ağır
ağır giriyor Elmalı'ya. En arkada da Fadime'nin devesi Karamaya var.
Fadime sabırsız. Bir an önce deveyi ıhtırıp, oğlunu kucaklamak istiyor.
Oba hareketli. Herkes devesini ıhtırıp, yükünü boşaltıyor. Gök
çimenlerin üstü ana-baba günü. Bir yandan ak sürüler dönüyor, bir
yandan güzel yürük kızları sağa sola koşuyor. Fadime de ağır ağır
ıhtırıyor, ıhtırmasıyla da haykırıp bağırması bir oluyor.
"Yavrum Ali'm yok. Ali'min beşiği boş. Ali'm yok" diye feryat
ediyor, herkes ona koşuyor. Bakıyorlar gerçekten Karamaya'nın havut
ağacına asılı olan beşiğin içi boş. Yeller esiyor Ali'nin yerinde.
Fadime saçını başını yolmaya başlıyor. Oba büyükleri tez elden atlarını
döngeri edip yollara düşüyor. Emmiler, dayılar düzülüyor yola. Kimi
atlı, kimi yayan, dönüp yolları tarıyorlar. Dayı al atını herkesten
önde sürüp, aralıyor diğerlerini. Fadime de yayan yapıldak düşüyor
yollara. Geçtikleri yollarda umudu. Bir yandanda ağlıyor. Hem ağlıyor,
hem söylüyor. Bebek oy, diyor. Ninni diyor. Diyorda diyor.
Gün akşama yakınken, dayı Çiçek Dağı'nı tutuyor. Tutuyor ki, yol
karardı kararacak. Yol boyu da sıra sıra ağaçlar. Ağaçların üstünde de
kuşlar. Allı yeşilli cıyak cıyak kuşlar. Ta uzaklardaki bir ağacın
tepesinde de bir küme kuş. Ama alıcı, yırtıcı kuş bunlar. İnip inip
kalkıyorlar ağacın üstüne. Dayı mahmuzluyor atını. Bir solukta varıp
ulaşıyor ağaca. Varıyor ki, ne görsün. Bebeğin kundağı bir ağaçta
asılı. Bebeğin sarılı olduğu kilim, kanlar içinde sarkıyor ağaç
dalından. Kol bezi dolanmış kalmış ağaç dalına. Kuzgunlar, leş
kartalları da inip inip kalkıyor ağaca.
Dayı atıyla ağacın yanına vardığt zaman, artık bebek eski bebek
değildir. Bebek demeye bin şahit gerek. Bebek gözsüz olur mu? Göz
yerinde iki oyuk kalmış sadece. Derileri de lime lime. İlkin sarsılmış
dayı. Sonunda toplamış kendini. Arkadan gelen Fadime'yi döşünmüş. Tez
elden bir çukur kazıp, gömmüş bebekten kalanları. Bir tek kol bezi
asılı kalmış dalda. Sonra da döndürüp sürmüş atınt. Çok gitmeden
karşılaşmışlar Fadime'yle. Anlatmış durumu dayı. Atına terkileyip,
sürmüş obaya. Terkilemiş ya, Fadime feryat fıgan içinde.Obada herkes
yaslı. Kimsenin ağzını bıçak açmıyor. Bey derseniz, konak yerine
dönmemiş daha. Habersiz olanlardan. Beyin anasının elleri dizlerinde.
Arada bir de başını döğüyor. Fadime yerden yere atıyor kendini. Sonunda
gözlerinden ırayıp bir kuytuya çekiliyor.
Derler ki, obadaki son günü oldu bu Fadime'nin. Akşamın
karanlığında, el ayak çekildikten sonra, ortalardan kayboldu Fadime.
Bir daha da gören olmadı. Ama bebeğin asılı kaldığı ağacın yakınından
geçenler günün her saatinde, yanık içli bir kadın sesinin ağlayan,
ağlatan yankılarını duydular uzun süre. Bu, oğlunu yitirdikten sonra,
delirip dağlara düşen Fadime'nin sesidir diyor duyanlar.
Bu türkü bundan bir asır kadar önce , ihtişamlı
, güzel , delidolu , hoppala , zıppala olduğundan Deli Düve lakabı
takılan bir kadın ile Asalı sülalesinden bir delikanlı arasında geçen
aşk hikayesi üzerine yakılmıştır. Deli Düve’nin şaibeli bir yaşantısı
vardır. O dönemde tüm delikanlılar onu elde etmek için uğraşırlar.
Bunların arasında Asalı Deli Düve’yi nikahına alır ve ona bir ev açar.
Deli Düve’de gözü olan diğer delikanlılar bu olayı içlerine
sindiremezler. Nasıl etsekte , Deli Düve’yi Asalı’nın elinden alsak
diye planlar kurmaya başlarlar ve planlarını hazırlarlar. Kendilerini
reddeden kızın kocasını hem kıskanır , hem de ona kin bağlarlar. Aradan
bir hayli zaman geçer , bu genç ve güzel gelin birkaç delikanlı
tarafından tehdit edilmeye başlar. Delikanlılar , “kocandan
ayrılacaksın , yoksa seni dağa kaldırırız , kocanın da gözlerini kör
ederiz” diye aracı bir kadın ile haber salarlar.
Deli Düve önceleri aldırmaz ve kocasından saklar , onu sevdiği için
de bir türlü kötülük etmelerine razı olmaz ve delikanlılara şöyle haber
yollar. “Ne olur , kocamı rahat bırakın. Ona dokunmayın , ne isterseniz
yapayım” der.
Bunu haber alan delikanlılar Deli Düve’yi kaçırmaya karar verirler.
Aracı kadına “biz ondan istediğimizi çeşme başında söyleyeceğiz. Oraya
kadar gelsin “ derler. Bunu duyan geç gelin meraktan çatlayacak bir
duruma geldiğinden çeşme başına gider.
Daha önceden çeşme başında tuzak kuran delikanlılar kadının koşarak
geldiğini görünce önüne çıkar ve hazırladıkları atın üzerine atarak
kaçırılarken genç gelin çığlık atar , sesi duyan kocası Asalı yardımına
koşar. Kocasının geldiğini gören delikanlılar hazır vaziyette beklemeye
başlarlar. Aralarındaki kanlı döğüş sonunda Asalı oğlu Vehbi isimli
delikanlı bıçak darbeleri ile ölür. Delikanlılar Deli Düve’yi dağa
kaldırırlar ve de emellerine ulaşırlar. Öte yandan oğullarının kanlar
içinde yattığını gören gencin ana ve babası saçlarını , başlarını
yolarlar.
Bu olayın duyulması üzerine yakılan ağıtlar dilden dile dolaşarak
günümüzde söylendiği şekilde türkü haline gelir. Türkünün sözleri:
Kütahya’nın pınarları akışır
Zaptiyeler kol kol olmuş bakışır
Asalı’ya çuha şalvar yakışır
Aman , aman Vehbi öylede böyle olur mu
Ah sen ölürsen Dünya bana kalır mı
Salım geldi musallaya dayandı
Mor cepkenim al kanlara boyandı
Seni vuran zalim nasıl dayandı
Aman , aman Vehbi öylede böyle olur mu
Ah sen ölürsen Dünya bana kalır mı